Her kadın dönüşür annesine ve işte budur onun trajedisi...

“Hoş geldin. Nedir seni buraya getiren?”

Derin bir nefes aldı kadın sanki ciğerleri hayatı boyunca ilk kez oksijenle tanışırcasına. Öyle derin bir nefes ki bütün hücreleri titredi ve durdu düşündü. Sahi neden gelmişti buraya? Neydi onu buraya getiren?

Sonra hatırladı birden soğuk bir sonbahar sabahı sıcacık yatağından çıkıp onu buraya getiren şeyi. Etrafına bakıp demişti kendi kendine “ruhum aynı bu sahile benziyor.” diye. Bir inşaat başlamıştı orada. Şimdilik her şey çamur içinde, çirkin ve çökkündü ama öyle ya içinde bir his vardı. Görebiliyordu bitmiş halini…

Şimdi kazılan topraktan çıkan solucanların yağmurla yaptığı bu heyecanlı dansın içinde herkes tiksinti içinde bakarken bu sahile, o aylar sonra üstünde gezinen aşıkları, koşup oynayan çocukları, kayalıkların üzerinde balıkçılara sırnaşan kedileri görebiliyordu. “Biliyorum!” diyordu. “Biliyorum. Bir gün gelecek ve her şey çok daha güzel olacak. İşte o güzel günler için şimdi yüzleşmeliyim içimden kazdıkça çıkan solucanlarla, iskeletlerle ve o kötü kokuyla.”

Işık hızında geçti tüm bu düşünceler zihninde ve yutkunduktan sonra sonunda sesini bulmuştu: “Anne olmak istiyorum. Ama içimde bir şeyler eksik, eski ve parçalanmış. Kendimi bulmadan, eksiklerimi tamamlamadan anne olmak istemiyorum.”

Terapisti şaşkınlık içinde bakıyordu yüzüne. “Anne olmak için mi? Nasıl yani?”

Böyle bir şaşkınlığı beklemiyordu. Utandı önce… Saklamak istedi kenarları yenmiş tırnaklarını, terleyen ellerini ve en önemlisi de korku ile dolu o iri gözlerini. Ama içi “Hayır susma! Bırak çıksın içindekiler” diyordu.

Gücünü yeniden topladı ve dökülüverdi ağzından kelimeler. “Şey anne olmak istiyorum işte ama bunu yapabilecek gücüm var mı bilmiyorum? Koşulsuz sevecek gücüm var mı? Sevgiyi alabilecek? Anne olmayı bilecek gücüm var mı?”

Bu kadar basitti işte. Ortadaydı her şey… Sırf bencilce bir dürtü ile anne olmak istemiyordu. Bir çocuğu dünya getirmek, ona ömrünün sonuna kadar destek olabilmek, ebeveynlerinin hatalarını tekrar etmemeye çalıştıkça bu girdabın içine çekilmek… Korkutuyordu işte onu. “Ya yapamazsam?” diyordu içi. “Ya annelik dedikleri içgüdüyü unutmuşsa Tanrı beni yaratırken? “

Hemen aklına üniversite yıllarında okuduğu tiyatro oyunu gelmişti. Şöyle diyordu yazar “Her kadın dönüşür annesine ve bu onun trajedisidir. Hiçbir erkek dönüşemez annesine ve bu da onun trajedisidir.” Nasıl da korkuyordu benzemekten annesine… Peki neden? Hiç sormamıştı işte bunu, sorduysa da cevaplarını hiç alamamıştı. Ta ki birkaç ziyaret, birkaç selpak, birkaç tokalaşma sonrası yüzleşene dek gerçeklerle.

Bir gün şöyle demişti terapisti: “Anne olduğunda yüzleşeceksin kendi sevgisizliğinle. Onu canından çok sevdiğin her saniye çarpacak yüzüne ne kadar sevilmediğin. Ona verdikçe dünyaları göreceksin ne kadar yoksun büyüdüğünü.”

O zamanlar hiçbir anlamı yoktu bunun onun için. “Ne olabilir ki? Çok severim yavrumu daha ne…” diyordu.

Yıllar geçti, o sahil şekillenmeye başladı. Artık insanlar gelip geçiyordu, çok az kişi hatırlıyordu o kesif kokuyu, çok az insan vuruyordu yüzüne eski halini. Geçen zamanla yaraları iyileştikçe sonunda almıştı kucağına bebeğini. Hayatı bir masal olsaydı “Happily ever after” derdi yazar ama bilmediği bir şey vardı ki ne “happy” ne de “ever” vardı bu hikayede.

Dinleyerek büyüdüğü masallarda çocuğunu kucaklayınca tamlanan o anne neredeydi? Koşulsuz yavrusunu kabullenen anne? Hani şu kendinden önce çocuğuna koşan. Sonsuza dek mutlu yaşayanlar bu hikayenin neresindeydi?

Sıcak ve korunaklı rahmine bir bebek düştüğü o ilk andan beri hayatında sert rüzgarlar esmeye başlamıştı. Ama bir yandan da güneş çıkıyor, ara ara bulutların arasından yüzünü gösteriyordu. Haliyle asla anlamıyordu nasıl da sert rüzgarların aşındırdığını tenini.

İşte tam da gecenin bir yarısı artık tükenmiş enerjisi kırmızı sinyalleri yakıp yakıp söndürürken o son damla enerjisi ile emzirirken bebeğini hatırladı o satırları. “Yüzleşeceksin… Sevgisizliğinle… Yoksunluğunla…”

Sahi yüzleşmiş miydi? Gelmiş miydi karşı karşıya zihninde yoksunluğu ile, sütten erken kesilen bebekliği ile, birbirini sevmeyen insanların diyetini reddedilerek ödeyen küçüklüğü ile, kapı kapı dolaştırılıp bir yavru kedi gibi ortada kalışları ile, anne babasının tartışmaları arasında ağlamaktan çatlayan sesiyle ve hep ortada terazi görevi görmeye çalışan çocukluğu ile…..

İşte o an çaktı beyninde şimşekler. Hissediyordu o anda bütün kadınların acısını yüreğinde. Nasıl da suçlamıştı yavrusunu çok ilgi isteyen, doymak bilmeyen bir bebek olmakla, hayatından çalmakla, kaç yaşında hala kendi yatağında yatmayan muhtaç bir çocuk olmakla ve daha nicesiyle. İşte o an anlamıştı nasıl da kendi korkularıyla beslemişti bebeğini her damla sütü ile…

İşte o an bir kez daha hatırladı “yüzleşmenin” ne olduğunu…

Siz kaç kez yüzleştiniz kendinizle? Ya da kaç kez inkar ettiniz içinizdeki çocuğu? Peki sizce de zamanı gelmedi mi artık içindeki o küçük çocuğu sevip kabul etmenin, kendi yoksunluklarını bir başkası üzerinden unutmaya çalışmanın.

Şimdi derin bir nefes al ve hatırla: Sen iyi bir annesin! Çocuğun seni seçerek geldi. Bu dünyaya bir kez daha gelse yine seni seçerdi. Sen yaralarınla güzelsin….

Zor gecelerde kendini yalnız bütün anneler sizi seviyorum. Yalnız değilsiniz!


Sevgiler,

Çığda

12 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör

Theta Healing® İnanç Çalışması Bize Ne Kazandırır?

Madem ki Venüs Yengeç burcunda herkes geçmiş hatıralarını ziyaret ediyor ben de bugün sizlere dilim döndüğünce ThetaHealing tekniği ile yaptığımız inanç çalışmasını anlatabilmek için çocukluk anılarım